İzleyiciler

26 Şubat 2018 Pazartesi

Bi'şey yapmalı... Hey!

Üniversitede sevdiğim bir hoca vardı, havadan sudan konuşurken "Çocuk Esirgeme Yurtlarını" ziyaret ettiğini öğrenmiş, "ben de size katılmak istiyorum" demiştim. "Tamam" demiş, haber vereceğini söylemişti. Beklemiş, beklemiş, hatırlatmış, yine söz almış, tekrar hatırlattığımda da, benim çok duygusal bir kız olduğumu, o ortamı kaldıramayacağımı, gönüllülük yapmak isterken, yaptığımın kendim için de, oradaki çocuklar için de kötülük olabileceğini duymuştum kendisinden.

Arada bir kaç girişimim daha oldu, ama lafta kaldı, icraata geçiremedim bir türlü.

Anlattığım konuşmanın üzerinden yaklaşık yirmi yıl sonra, annemle muhabbet sırasında laf lafı açtı, komşusuna geldi, komşusunun kızına geldi, kızcağızın yetiştirme yurtlarını, özel eğitim gören öğrencileri, huzurevindeki yaşlıları ve morale ihtiyacı olan akla gelen her grubu belli aralıklarla destekleyen bir melek olduğunu öğrendim. Yeterince büyümüştüm, çok bile büyümüştüm. Soluğu yanında aldım.

Zannediyorum ki, yurtlar soğuk, ranzalı odalarda onlarca çocuk kalıyor, bakıcılar insafsız, dayak, taciz, açlık, baskı her türlü zorluk var. Nasıl dayanabildiğini soruyorum, diyor ki:
-Eskidenmiş onlar. Devletin en iyi yaptığı iş yurtları düzenlemek oldu. "Sevgi evleri" var, beş altı çocuk bakıcılarıyla evlerde kalıyorlar. Sosyal etkinlikler düzenleniyor, takip ediliyorlar. (Allah'ım, ne olur doğru olsun, ne olur gerçekten bizde de yüz güldüren, düzgün işler yapılmış olsun...) Bizim bir grubumuz var, arada buluşup onları bir yerlere götürüyoruz. Başka etkinlikler de oluyor. Dilerseniz sizi de söylerim, whatsapp grubuna eklerler, müsait olduğunuz etkinliğe siz de katılırsınız."

Duyduğum haberden mutlu, bir işe yarayacak olma ihtimalinden dolayı heyecanlı ayrıldım yanından. Birkaç gün sonra telefonum bipledi, gruba katılmışım. Ekleyene teşekkür mesajı yazdım. Tanıştık. Kimsin, ne yaparsın, elinden ne gelir....
Beş gün sonra ortopedik engelliler okulunda verilen moral organizasyonunda udumla sahnedeydim.



Kim için?
En çok kendim için... Ben kazandım, herkes kazandı. En çok sevgi kazandı.



Aylar, belki de yıllar sonra ilk kez o gün heyecanlandım, gelecekten korkmak yerine umutlandım. Farkettim ki toplumda melekler de var, iyi insanlar, mutlulukla mutlu olan kıymetler var.

Öğrendiğim kadarıyla yurtların düzenlenmesi eski Aile Bakanı "Fatma Şahin" tarafından yapılmış, Ak Partiyi desteklemediğimi beni tanıyan herkes bilir. Gözümle görmedim ama duyduklarım öyle mutlu etti ki beni, helal olsun Fatma Şahin. Helal olsun!




28 Aralık 2017 Perşembe

güçlü kedi, güçsüz kedi

Aylardır yazamıyorum buralara, sevdiğim takip ettiğim arkadaşlarım var, okuyamıyorum, yorumlayamıyorum. Halbuki bir ara güzelce rutine oturtmuştum, iyi gidiyorduk. Şimdi yazmayınca insan bir garip suçluluk hissediyor, ay ne tuhaf.
En yakın arkadaşım boşanıyor, 5 yaşında bir prens var ortada. Ayrılmak için çok geçerli sebebi var. Ama melekler ağlarmış ya, ağlıyoruz hep beraber.
Arkadaşım güçlüdür, hemen yıkılmaz, diktir.
Oğlunun arkasında kale gibidir. En kralından analığını yapar. Babalık da yapar. Okula, etkinliklere, kurslara o alır götürür. Hastalanır, doktora o taşır, başında bekler. Yemek hazırlar, evi toplar, ütü yapar. Oğlanla kurabiye pişirir, balkonda fasulye yetiştirirler beraber.
Evin kredisini o öder.
Ama dayağını da düzenli olarak yer.
Psikolog demiş ki, bu adam değişmez. Kabul ediyorsan devam et. Etmiyorsan ayrıl.
Dayak dışında çok ortak yanımız var, hani "bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim" lafı var ya, işte biziz.
Güçlüyüz. Çevremizdeki çoğu kişi bize sahip olduğu için kendini şanslı görüyor. Ama biz......


Kedimin iki minnakı oldu, davulla zurnayla haber verdim bilirsiniz. İsimlerini büyük prens koydu, Yıldız ve İnci. Hahhaha, İnci olanın adını Tırsık olsun diyorum, kabul etmiyor. Halbuki hem diğer yavrunun ismine uygun, hem kendine yakışır bir isim. Çünkü Yıldız ne kadar evin yıldızıysa, İnci o kadar Tırsık :)
Yıldız, gelir, yanaşır sürtünür. Alırsın, kalbine yapıştırır, mıncırırsın. Miiiv yapar. "Anneye miv yok, anneye miv yok" deyip hırpalarsın. Çalışırken gelir, kucağına atlar, oraya yerleşir, uyur. Bu hazzı kedisi olmayana tarif edemezsin, hayvanı rahatsız edip yerinden kalkamazsın.
İnci seni görür, siner. Oturduğu yerin yanından geçecek olsan kalkar yatağın altına girer, yaklaşırsın kaçacak delik arar. Sevmeye çalışırsın, kaçar.
Yavrulardan birini baştan beri verelim diye konuşuyoruz ama beğenemedik kimseyi, veresimiz de yok. Bir akramızın yakını heveslendi, iş ciddiye bindi, gelip görecek. Sıcakkanlı bende kalsın,diğerini vereyim diye düşündüm ilk. Sonra korkak olanı sevmeyeceklerini, belki de sokağa atacakları aklıma geldi. Ben onun nazını çekerim de eller çekmez dedim. Diğerini veririm dedim.
Sonra aklıma Yıldız'ı cezalandırmış olabileceğim geldi. Öyle ya, anasından, evinden, kardeşinden ayrılacak. Niye? Çünkü o güçlü, öteki güçsüz. O yapar, öteki yapamaz.
Sonra kendim geldim geldim aklıma. Ve de arkadaşım. Güçlü görünmeye çalıştığımız için her şey bizim üstümüzde. Amman kimse yorulmasın, kimse kırılmasın, üzülmesin. Biz hallederiz her şeyi, yeter ki herkes mutlu olsun.

Güçlü olmak her zaman doğru değil. Kadın için özellikle böyle. Erkeğin fıtratında ezik bir kadını koruyup kollayıp kahramanı olmak yatıyor. Ona mecbur olunduğunu bilmesi, böyle değilse bile, öyle düşünmesi lazım.


Bi de şu yazıyı okuyun isterseniz. Altına imza atarım. İmza atacak binler bulurum :/

14 Ağustos 2017 Pazartesi

İki torun

26 Temmuz günü anneanne oldum, kedimin iki tane yavrusu oldu.

Haftalar öncesinden arkadaşımın yaptığı gibi ona bir yatak hazırlamıştık büyük prensle. Pek hoşlaşmadı hayvan, meğer ayak altıymış, doğumdan sonra anladık.


Çiftleşmeden sonra 61-63 günde doğar yazıyordu internette, istiyorum ki haftasonuna denk gelsin de doğum anında yalnız olmayayım. Olmuyor, minikler çarşamba gelmek istiyorlar.
Sabah 7 civarı yere düşen pikenin altından karton kolinin tırmıklanma sesiyle uyanıyorum, bakıyorum halıda kan lekeleri var. Anlıyorum ki doğum başlıyor.
Bakıcıya mesaj gönderiyorum erken gelsin diye,  kedinin karnına masaj yapmaya çalışıyorum ama panik oldum olacağım. İnternetten araştırma yapmıştım güya, aşinaydım ama resmen mala bağlıyorum hayvanın başında. Yanında kalsam mı, gitsem mi. Derken ıkınıyor, yalanıyor, miyavlıyor. "Hah" diyorum, "ilk bebek geliyor". Ama o da ne, kedimin arkasında bir çift ayak ucu görünüyor. Veteriner sandığım tüccarı arıyorum, diyor ki, "Ters doğum da bir doğum çeşididir, panik olmayın, kedilerin doğumu insanlarınkinden kolay olur."
Biraz sonrasında kedim birden panikliyor, yattığı yataktan fırlayıp kapıya koşuyor, biraz da orada ıkınıyor. Sonra yatağın altına kaçıyor. Ulaşamayacağım bir yere. O panik ben panik, yatağı itip onu alıp kendi yatağına götürüyorum, o sırada yavrunun yarısı çıkmış. Hani keseyle doğacaktı, bunun kesesi yok!! Veterineri tekrar arıyorum, açmıyor. Ters geliyor, anne panik. Sonrasında sakinliyor biraz, ıkınıp çıkartıyor yavruyu.
Yavru kıpırdamıyor!
Anne kendini yalıyor ama yavruyu yalamıyor. Tutup önüne koyuyorum bir iki başını yalıyor, veterineri tekrar arıyorum. "Pamuğu sıcak suya sokup bebeği hızlıca silin, ısınsın, hareketlenir" diyor. Koşup su ısıtıp pamukla siliyorum. Olmuyor. Olmuyor. Veterineri tekrar arıyorum, yine açmıyor. Muayenehaneyi arıyorum, muhatap yok, başka bir muayenehaneyi aramamı tavsiye ediyorlar!!

İnternetten yakın çevreden bir klinik bulup arıyorum, hemen veterinere bağlıyorlar. Bana açık açık ne yapmam gerektiğini, nasıl yapacağımı sakince anlatıyor. Sonrasında diyor ki, maalesef...
Elimde ölü yavru kalakalıyorum.
O anda telefonlarımı açmayan, whatsapp dan gönderdiğim görüntüye bakmaya bile tenezzül etmeyen veterinere duyduğum kin ve siniri tarif edemem. Öyle ki, "ne oldunuz, öldünüz mü kaldınız mı" diye aramıyor bile. Ama doğumdan beş gün sonra "karma aşı vaktiniz geldi" diye mesaj atmayı biliyor.

Bir yandan arkadaşlarımla ve eşimle konuşuyorum, ölü yavruyu uzaklaştırmam gerektiğini söylüyorlar. Çok hızlı nefes alıp veriyor kedim, her türlü kötü senaryo geçiyor aklımdan. Derken ıkınmalar başlıyor. Neyse ki videolarda izlediğim gibi bir kese doğuyor ve içinde bebek hareket ediyor.

Daha fazla uzatmayayım, peşine bir kese daha geliyor. Kedimin canlı iki bebeği doğuyor. Dışarda evladının haberini bekleyen babalar gibi dikilen büyük prense veriyorum haberi.



Kediciğim kendini ve çocuklarını misler gibi temizliyor ama yatak malum. Kirlileri alıp temiz sereyim istiyorum, amanin, yavrularına yaklaştırmıyor bile. Tuvalete gitmek için yatağından kalktığında çarşafın yarısını serip yavrulardan birini temiz çarşafın üstüne koyuyorum, yanımdan bir ok geçip yavruyu hışımla leş gibi köşeye atıveriyor. Bi de çemkiriyor bana zilli.

Kuytu sever diyorlar, salon sehpasını yatağın üstüne koyuyoruz, loş sever, sıcak sever diyorlar, lastikli çarşafı sahpaya geçiriyoruz. Kedimize hem dam, hem duvar :D


Bembeyaz doğan yavruların önce burunları kararıyor, sonra kulakları, patileri.. İnanılmaz bir hızla büyüyorlar maşallah.


Minnoşlar bugün 19 günlük oldular. Anaları izin verse yiyip yutacağız büyük prens abileriyle. Ama pisiler miivledi mi koşup geliyor. Henüz pati yemedik çok şükür ama tehditkar miyavlamalara ve ölümcül bakışlara çok maruz kalıyoruz.




13 Ağustos 2017 Pazar

teyzeyi anneden daha çok sevmek

Ne kadar çok şey yaşadım buraya yazmamanın eksiklik olacağı... Her olaydan sonra akşam bir vakit ayırıp bunu yazmalıyım desem de çoğu günler olduğu gibi erteledim, önüne daha acil işler geçti. Geçerli mazeretlerim olduğunu söyledim kendi kendime ama asıl neden tembelliğimdi.

Saçma bir tatil geçirdim, yolculuk bir felaketti. Biraz daha fazla yapabileceğim tatili, işler aksar ve hamile kedim bizsiz sıkıntı yaşar diyerek kestim ve çocuklarımı bayıldıkları denizden alıp Ankara'nın bozkırına, dört duvar arasına getirdim. İş acil değilmiş, kedi de pekala yaşıyormuş bizimkilerin yardımıyla.


Gelelim neden birden coşup yazabildiğime...

Büyük prens 2 aylıktı, bizimkilere emanet edip de işe başladığımda. Ablam o kadar sevdi ki yeğenini, ona bırakıp giderken bir gün bile ağlamadı. Aksine akşam almaya gittiğimde çeke çeke çıkarabildim baba ocağımdan.
3 yaşındaydı ağlaya ağlaya kreşe başlattığımda, yarım gün göndermek akıllıca gelmişti, sabah krizlerle kreşe bıraktım, ablam kreşten öğlen törenlerle aldı, akşam teyzesinden koparıp almak yine zordu.
4 yaşında tam gün kreşe başladı, zaman zaman krizler yaşasak da kreş dönemini idare ettik. Cumartesi günleri teyze günüydü, o gün iple çekilirdi.

Teyzesi sınırsız hoşgörü, abur cubur yasağı olmayan, her dileğinin gerçekleştiği, bağırılmayan kızılmayan bir limandı oğlum için. Bense yaramazlıklarına bağıran, ceza veren, olabildiğince sağlıklı ama onun sevmediği yiyecekleri yediren, kuralları olan annesi.

Hanginizi daha çok seviyor deseler ben de "teyzesini seviyordur" derdim ama kendinden duyunca ne kadar yaralandığımı tarif edemem. Bir de açıklama yapıyor masumum. "%90 teyzemi, %10 seni seviyor değilim, teyzemi 53, seni 47 gibi. Teyzemi 52, seni 48 gibi. Oranlar çok yakın yani."
Bir şeyler geveledim cevap olarak şimdi hatırlamadığım, ama nasıl da canımı yaktı. Ağlayasım geldi.

Gittim yanından başka şeylerle meşgul oldum.

16 Haziran 2017 Cuma

Park halleri

Ceylin Atik cinayetini duymuşsunuzdur.
:(
Yandık, kavrulduk.
Zaten paranoyak bir tarafım var, iyice kuşkucu, şüpheci ve korkak oluyorum bu haberlerle.

Prensler parka gitmeyi seviyorlar, bakıcı hanım çıktıktan sonra hazırlanıp gidiyoruz. Hem onlar hava almış oluyorlar hem iftar çabuk geliyor. Ankara'da 20.30 civarı gibi okunuyor ezan, zaman yaklaştıkça park da boşalıyor, tüm oyuncaklar bizimkilerin oluyor.
Bu akşam yine çıktık beraber, ilk durağımız salıncaklardı, yanyana sallandılar. Park oldukça boş, sadece yanımızda oyalanan bir ufak kız var, tahmini üç-dört yaşlarında. Annesi bankta oturuyor, kafayı tabletine gömmüş, küçük kız arada bir şeyler soruyor annesine, annenin cevaplar kısa kısa... Hmm... evet... hı hı...
Büyük prens, sallanmaktan sıkılıp spor aletlerinin olduğu tarafa gitmek istiyor, salıncakların olduğu yerden görünmüyor o taraf. Açıklamasını yapıp, izin veremeyeceğimi söylüyorum. Canı sıkılıyor, orayı görebilecek tarafa geçmemizi istiyor, küçüğün gönlünü yapıp salıncaktan iniyoruz. Bu arada koskoca parkta hiç çocuk yok. arada birileri gelip geçiyor, görüşü kesen ufak ağaçlar var, dolayısıyla oturduğun yerden her yeri göremiyorsun.
Tahterevallide oynuyoruz, kız arada yanımıza geliyor, kaydıraklara geçtiğimizde benimkilerle oynamaya başlıyor. Ben anneyi göremiyorum, dolayısıyla o da bizi göremiyor. "Ben varım ya, herhalde bana güveniyor" diyorum içimden, bunlar haha hihi oynarken bir bakıyorum, küçük kızın taytının ağ bölgesi önden arkadan ıslak. "Sen çişini mi kaçırdın?" diyorum, "hı hı" diyor. "Hadi annene git de söyle" diyorum, gidiyor.
Sidikli popoyla ne kadar kaydığını sorguluyorum o sırada. Benimkiler de peşinden kayıyor ya, içim bulanıyor, "amaan", diyorum, "eve gidince banyo yaptırırım." Birkaç dakika sonra yanımıza bitiyor yeniden, üstünde aynı ıslak tayt. "Annene gitmedin mi sen" diyorum şaşkınlıkla. Annesi, yanında yedek olmadığını söylemiş!!!
O sırada burnumuzun dibine bir kadın geliyor, parkta başka yer yokmuş gibi, oynayan çocukların dibinde çantasından çıkartıp bir sigara yakıyor. Carlasam haklıyım, kavga edecek gücüm yok, küçük prensi başka bir tarafa götürüyorum. O sırada yakalamacılık oynuyor ötekiler, geliyorlar bizim peşimizden.
Kızın annesinden uzaklaşıyoruz, arada bir o tarafa bakıyorum, gömüldüğü tabletten kafasını bile kaldırmıyor.
"Sigarasını tellendiren kadın acaba onun yüzünden gittiğimi anlamış mıdır" diye düşünürken yerlere takılıyor gözüm. Bir kaç kişi çekirdek sefası yapmış, özellikle çöpün yanında oturup, kabuğu yere atmayı daha uygun görmüş. Kaydırakların orada da böyleydi, yukarıda da, aşağıda da böyle. Niye uğraşacak yurdum halkı, elinde biriktirecek kabuğu, ayağa kalkacak, çöpe atacak...Oy oy oy, çok zor çok.

Derken malum annenin tablette yaptığı iş bitiyor herhalde, kızı aklına geliyor, bir bakıyor yok. Seslenmeye başlıyor, sesindeki endişeyi sezebiliyorum, "burdalar" diye bağırmak geçiyor içimden ama korksun istiyorum. Kaydırakların o tarafa gidiyor, kız yok. Oraya bakıyor, buraya bakıyor, yok. Beni görüyor sonra uzaktan, bağlantıyı kuruyor herhalde kuş beyni, yanıma yaklaşınca görüyor çocuğunu, rahatlıyor.
Çocuğa kızıyor sonra, seslendiğinde niye cevap vermemiş. La havle.
Gidiyorlar.
Bir tarafım hakaretler yağdırıyor kadına, diğer tarafım "belki problemleri vardır" deyiveriyor. Bunalımdadır, hastadır falan. Uzaktan uzağa yadırgamak yerine, gidip konuşsa mıydım? "Bak daha yeni ayağa kalktı ortalık, sen dünyadan bihaber, bu çocuğu alsa biri götürse ruhun duymayacak" dese miydim? "Sen kim oluyorsun" derse ne diyecektim? Benimle kavga etseydi de, biraz uyanık olsa mıydı. Acaba ben mi aşırıyım? Ama ortada olaylar var, pislik kötülük kol geziyor.

Parktan çıkıp, fırına gidiyoruz. Kuyruğa girip sıcak pide alıyoruz. Marketten de tereyağ, peynir. İftar ziyafete dönüyor. Aklımda deli sorular var, kovalıyorum onları. Gündemi de kovalıyorum. Yanan canları, ölen yavruları, şehitleri, ülkem üzerinde oynanan oyunları getirmemeye çalışıyorum aklıma. Ezan okunuyor. Huzur diliyorum Allah'tan. Bir de evlatlarımı ve kendimi koruyacak güç. :(

1 Haziran 2017 Perşembe

Bir sürpriz...



Bir kapı çalar,
Bir kargo gelir, çocuk heyecanıyla paket açılır, 
içinden çıkan hediyelerin sevinciyle yedi yaşına iner koca kadın.


İçimde duyduğum mutluluğu, misliyle yaşamanı diliyorum Handan'cım. 
Seni tanımak ne güzel şans,
Ne mutlu eşine, çocuklarına ve tüm sevdiklerine ...


31 Mayıs 2017 Çarşamba

Gülen ayva, ağlayan nar

Tembellikten örümcek ağları sarmış bloğumu, temizlemeye geldim.

En son yayınladığım yazının üstünden iki ay geçmiş, halbuki yazmaya değer neler neler oldu. "Akşam oturayım da halledeyim artık" derken ipin ucunu kaçırmışım.

Halbuki büyük prensin arkadaşının yaşgününü yazmaya pek hevesliydim.
Büyük prens sekiz yaşında, iki aylıkken bırakıp işe gittiğimden beri eğitimi için kenara para koyuyorum, dolayısıyla şimdilik özel okula gidebiliyor. Servisini, formasını falan karşılayabiliyor olsam da, arkadaşlarının aile profiliyle bizimkinin arasında uçurumlar var maalesef. Bu durumu veli toplantılarında gördüğüm kılık kıyafet, eldeki araba anahtarları ve konuşma üslubundan anlamıştım ama hiçbiri bu partideki kadar beni imrendirmemişti.
Lüks bir site, güzel bir ev, şık eşyalar... Lafı uzatmak yersiz...
Çocuklar oynamaya doyamadı, geç oldu, evin babası geldi, bizi eve bırakmayı teklif etti. Garaja inildi, simsiyah bir a6 ile bizim ev yoluna girilmişken, hediye olarak kızını Barcelona gezisine götüreceğini söyledi baba bey. Evin güzelliği ile sarhoş olmuşken, en beğendiğim otomobil olan Audi ile dövülmüş, üstüne en görmek istediğim yer ile nakavt edilmiştim.
Teşekkür ettik, ayrıldık, ertesi güne misafirim gelecekti yoksa bire bin kata kata yazardım buraya, öyle etkilenmiştim gördüklerimden.
Ay o ne zenginlikti Allah'ım. (!)

Ertesi sabah sevgili bir dostum, yakışıklı oğluyla kahvaltıya geldi. Kedi önde, oğlanlar arkada koştular oynadılar. Baktım benim küçük, abileriyle gayet anlaşmış, oynuyor. Geçtik mutfağa, başladık muhabbete...Ohhh, en sevdiğim... demlene demlene kahvaltı edip, laklak yapıyoruz. Derken şeytan dürtüyor, benim bücür ne yapıyor ki diye bakıyorum.
Ne göreyim. Küçük prens, elinde bir hap kutusu, yerlere saçılmış haplarla oynuyor...
Sen kalk, misafirin çantasını karıştır, içinden ilacını bul, kapağını aç, oyna. Sekiz ilaç eksik, arkadaşım kaç tane içtiğini hatırlamıyor, ben nefes alamıyorum. Uzatmayayım, acile gidiyoruz, ayağından damar yolları açılıyor, oral beslenmek yasak, saatlerce korkuyla bekleyip yaklaşık 12 saat sonra eve dönüyoruz. Yaşadığım korkuyu tarif etmem imkansız.
Yüce Yaradan, en büyük zenginliğin sağlık olduğunu kafama vura vura gösteriyor. 
Üstelik saçma düşüncelerimin üstünden 24 saat geçmeden...


Kendimden utana utana hayata kaldığım yerden devam ediyorum, bu olaydan birkaç hafta sonra hıdrellez vakti geliyor. Büyük prensi alıyorum yanıma, hayattan neler istiyorsak küçücük bir kağıda çizip, kırmızı kurdeleyle bağlıyoruz. İstikamet arka bahçedeki gül fidanları. Hıdrellez ya, ateşsiz olur mu, ufacık bir ateş yakıyoruz. Hava yağmurlu, getirdiğim kağıtlar yanmak istemiyor, küçük prens çamurla oynamak istiyor... Çok beklemeden dileklerimizi gül fidesine asıp, eve dönüyoruz.




Dileğimde, büyük prensin kafasına mezuniyet kepi çiziyorum, başarılı olsun diye. İlk hedefim Bilsem-yetenek sınavı. 17 Mayıs'ta sınava gireceğimiz haberi geliyor, sınav içeriğini açıklamışlar. Demek ki hazırlık bekliyorlar diye geçiyor içimden. Eski müzik öğretmenimizden yardım istiyoruz. Evinde ders veriyor, ilkine ben de gidiyorum. Onlar içerde "na na na" yaparken, ben masanın üstündeki "Cafe Fernando" yemek kitabıyla kendimden geçiyorum. Bu ne özendir arkadaş.


Acaba kitabın fotoğrafını çektim diye kızar mı Cenk Sönmezsoy? Zira bu dondurma tarifini denemek istiyorum. Belki çocukluğumdaki dondurma kokusunu yakalatır bana.

Bütün bunlar olurken atlayamayacağım bir şey oluyor, benim tüylü güzel kızım -çok afedersiniz- koca istiyor. Önce miyavlıyor, sonra mıyaklıyor, en sonunda bağırmaya başlıyor. Ama ne bağırış, ne bağırış... Neyse ki, şansımız yaver gidiyor da yakışıklı bir damat buluyoruz. Gençleri önce bir tanıştırıyoruz, birbirlerine tıslıyorlar, kıhlıyorlar. 2 gün sonra damadımı abileriyle birlikte gidip içgüveysi alıyorum.
Ay ne tedirginim, ya kavga ederlerse... emanet hayvan, ya mutsuz olursa... Falan filan derken kedişler birbiriyle pekala anlaşıyorlar. Benim zilli bir pozlar kesiyor oğlana, yerlerde yuvarlanmalar, kuyruk sallamalar...


Ayrıntı anlatıp, kedimin mahremine girmiciim. :p  Ama ondan öğrenecek ne çok şey varmış, kedi kadar dişi olamadım yeminle.

Kızımın gönlünü yaptıktan sonra, sıkça "sıkıldım anneeaa" diyen oğlumun gönlünü de yapayım diyorum, bir arkadaşımla çocukları Ahlatlıbel'e, uçurtma şenliğine götürüyoruz. Ortalık çocuk kaynıyor, herkesin elinde iyi kötü bir uçurtma.


Ben ve arkadaşım durumdan gayet memnun, coşkuyla uçurtmamızı havalandırmaya çalışıyoruz, beş dakika sonra büyük prensten o tanıdık laf geliyor, "ben sıkıldım, telefonunu alabilir miyim?"
Bu aslında çok tatsız bir durum, tehlikenin farkındayım ama çözüm bulamıyorum. Çocuk, bilgisayar oyunu dışında bir şeyden mutlu olmuyor. Bunun üzerine "Gündem Ötesi" programında "Dijital Haçlı Seferleri" diye bir bölüm izliyorum, iyice canım sıkılıyor.

Bir program yapmalı, o program dahilinde büyük prensi çekip çevirmeliyim ama yapamıyorum. Eşim çok çalışıyor, nerdeyse çocukları görmüyor bile. Her şey bende, küçük prensle daha fazla ilgilenmek zorunda kalıyorum. Yalnız kalınca üzülüyor, kardeşini kıskanıyor farkındayım. Üstelik ramazanla birlikte sütten kestim küçük prensi, eşim şehir dışındaydı, üçümüz de zor zamanlar geçirdik. Toparlayacağız inşallah, yol aldık biraz. Ama hormonların da etkisiyle sanırım, allak bullak oldum. İşten, ev işinden arta kalan zamanlarda çocuklarla oynamaya çalışıyorum ama ikisi de kendisiyle oynamamı istiyor, orta yolu bulmaya çalışıyorum. Abi, son zamanlarda kıskanma çıtasını oldukça yükseltti. Geçen gün gitmiş, kardeşinin çorabını giymiş.



Ayh, ne yapacağım ben bunlarla :D

Yaklaşık üç saattir şu yazıyı yazmaya çalışıyorum, gözlerimin feri gitti artık. Arada sahur yaptım geldim, baştan okuyup imlayı falan kontrol edeyim diyordum ama dayanamayacağım daha fazla. Neyse buna da şükür, iki ayın önemli olayları bunlardı, yazdım nihayet, rahatladım.

Unutmadan, hayırlı ramazanlar. İslamiyeti çarpıtmayan insanlarla nice oruçlar tutalım inşallah.